26/10/2009

Bir Zamanlar Başımı Döndüren Lodos Sıradan Bir Rüzgar Olarak Eserken…

Hasta bu odada yatıyordu… Sekiz sene bu odada yattı. Sekiz sene onun sesini buradan dinledik. Sokağın sonundaki bu köhne evin bu en loş odasında kaldığı günlerde onu gizli gizli izlemekten, kapısını dinlemekten ne büyük zevk duyardık. Ben ve küçük kız kardeşim. Diğer çocuklar, ödevlerini bitirir bitirmez kendilerini sokağa atar hava kararana dek oyunlar oynarlardı. Çığlıkları, bağırtıları bütün mahalleyi inletirdi. Hiç düşünmezlerdi hasta mı var, yaşlı mı. Bizi de çağırırlardı bazen aralarına. Oynanacak oyun için yeterli sayı sağlanamamışsa. Bize muhtaç olmaları hoşuma giderdi. Kardeşimin hevesle parlayan, onlara katılmak isteyen gözlerine dik dik bakardım. Sözcü seçip kapımıza yolladıkları çocuğa neredeyse çıkışarak daha önemli işlerimiz olduğunu, onlarla akşamın darına kadar vakit öldüremeyeceğimizi söyler, kovmaktan beter ederdim. Kardeşim bozulurdu biraz bana ama onun gönlünü çabucak alırdım, hemen oracıkta kafadan attığım bir masalı anlatarak. Sonra hastanın odasına giderdik. İçeri girmek için izin isterdim ben, kapı aralıksa eğer. Tek laf etmeden bakardı bize. Sessizliğini kabul edişine yorar, içeri dalardık. Odayı dolduran müzik hiç değişmezdi. Bunun Bach’ın Brandenburg Konçertoları olduğunu nereden bilecektik o günlerde… Bize o zamanlar ilginç gelen müziğin tınısından ziyade, içinden yükseldiği o hantal pikaptı. Kardeşimle başına geçer iğnenin altında dönen o zifte basılı yuvarlağı gözümüzü kocaman açarak izlerdik. Kadın bize hiç aldırmazdı.

Tiyatro oyuncusuymuş eskiden. Annem onun çok meşhur oyunlarda, büyük oyuncularla birlikte oynadığını söylerdi de ben pek inanmazdım. Nasıl olurdu da öyle sahnelere çıkan, insanların önünde rolünü oynayan mühim biri bizim evin bu biçimsiz odasına düşerdi. O yerleşmeden önce burası kilerimizdi bizim. Buz gibi soğuk olurdu içi. Teyzem, kardeşimle bana bakmak için geldiğinde oraya girer, kalın kitaplardan sınavlarına çalışırdı. Sandalyesini pencerenin önüne götürmeden önce kardeşimle beni uzun süre oyalayacak boyama kitaplarını ve boyaları önümüze bırakırdı. Biz büyük bir gayretle sayfaları renklendirirken o, mekanik hareketlerle kitabını okurdu. Bir bölüm okur, kitabı kapatıp o bölümü hafif yüksek sesle tekrar ederdi. Bana hep kendini cezalandırır gibi gelirdi. Onun o haline acırdım. Sonra annemle babam gittikleri yerden döner, teyzeme akşam yemeğine kalması için ısrar ederlerdi ama o hiç oralı olmazdı. Kitaplarını toplar, kardeşimle beni kucaklayıp öper ve giderdi. L şeklindeki odanın penceresi önünde unuttuğu sandalyeyi mutfağa taşımak da hep bana kalırdı. Bu odayı kiraya vermek annemlerin aklına o yaz geldi. Babamın bir pazar sabahı kahvaltı masasına ufak not defteriyle gelişini, yazdığı örnek gazete ilanlarını anneme gösterişini hatırlarım. Kardeşime zorla yumurta yedirmeye çalışan annem, bir yandan da babamı dinliyor, değişiklikler öneriyordu. Babamın odayı uzun uzun tasvir ettiği cümleleri annem daraltıyor, gereksiz sözcüklerinden arındırıyordu. ?Kiralık Oda. Dört kişilik bir ailenin içinde yaşadığı, yüksek tavanlı, geniş evin kullanılmayan bir odası bayana kiralıktır?. İlk gün hiç telefon gelmemiş, babam da annemi suçlamıştı. ?Kuş kadar bırakırsan ilanı böyle kimsenin ilgisini çekmez işte!? Ancak ertesi gün bir telefon geldi. Annemin söylediğine göre kibar bir İstanbul beyefendisiydi arayan. Odayı görmek istediğini söylemiş, açık adresi almıştı. Telefondan sonra odada ne var ne yok çıkarılmış mutfağa yığılmıştı.

Kardeşimle sadece beyaz tül perdenin asılı durduğu boşluğun içinde koşturup duruyor annemi çileden çıkarıyorduk ki zil çaldı. Gelen annemin telefonda konuştuğu beydi. Odayı şöyle bir inceledi. Babamla da tanışmak istediğini söyledi. Bana okula gidip gitmediğimi sordu. Bu sene başlayacağımı söyledim. Annem oda için aslında ?bayan? bir kiracı aradığımızı söylediğinde gevrek gevrek güldü. Kendisi için değil, bir arkadaşı için araştırdığını anlattı. Annemin meyve ikramını kibarca geri çevirip kalktı, babamı görmeye gitti. İki hafta sonra eşyalarını getirdiler kiracımızın. Kocaman başlı bir karyola, ahşap bir kitaplık ve yazı masası odaya ilk yerleştirilenlerdi. Sonra iki koli kitap ve plak geldi. Kardeşim ve ben eşyaları yerleştiren adamların ayaklarının altında dolaşıyor, onlara yardım etmek istiyorduk. Bizi yanlarından kovmak için yalan atıyordu içlerinden biri: ?Hadi annenizin yanına gidin yoksa azar işitirsiniz! Kaç saattir çağırıyor sizi!? Oysa annemin mutfaktaki o erzak yığını arasında düşündüğü en son şeydik belki de ben ve kardeşim! Kalın kadife perdeyi de asıp gittiler. Birkaç gün sonra da sözünü ettiği arkadaşını bıraktı kibar bey. Bir daha da görünmedi. Tuhaf bir durumdu ama tek arayan onlar olduğundan kiracı seçmek gibi bir lüksleri yoktu bizimkilerin.

Kira şartlarında olmamasına rağmen genelde yemeklerde bize katılırdı. Katılırdı ama yemek boyunca tabağındakilerle oynar, pek bir şey yemezdi. Annemin özenle hazırladığı ikindi çaylarına da sesini çıkarmadan dahil olurdu. Zaten o olmasa annem asla böyle ikindi çayı falan hazırlamazdı. Eğer çay saati onun odasındaysa ben de annemin dizinin dibine ilişirdim. Anlatılanları dinlemeye çalışırdım ama bir yerden sonra raftaki kitaplara, plaklara, duvardaki tablolara dalar giderdim. Eşyaların odaların ruhunu nasıl da değiştirdiklerini düşünürdüm. Bu odada yaşadığımı hayal eder, karyolayla yazı masasının yerlerini değiştirirdim zihnimde. Yatak cam kenarında olmalıydı bana göre. Böylece uyumadan önce perdeyi açıp yıldızları izleyebilirdim. Sabah olduğunda da güneş gözümün içine doğabilirdi.

Okula başladığım gün diğer çocuklar gibi ağlamadım. Annem sıcak bir gülümsemeyle el salladı ve gitti. Diğer çocuklardan daha uzun boylu olduğum için beni en arka sıraya oturttuğunu söyledi öğretmenim. Ona inandım. Uzun boylu olduğuma sevindim. Kelebekleri yakalamaya çalışarak eve dönüyordum. Kardeşimi kapının önünde bir kediyi kuyruğundan çekiyor görünce dayanamadım. Ellerine vurdum, o da ağlayarak annemin yanına koştu. Ben de peşi sıra içeri girdim. Evde bir gariplik vardı. Annem salonda bir adamla konuşuyordu. Evi saran et kokusuna fazla dayanamayıp dışarı çıktım. Şu annem de yemek yaparken havalandırmayı neden açmazdı ki sanki. Unutuyormuş. Sesine dayanamıyormuş. Akşam babam gelince yine söylenecekti kapıda kendini karşılayan bu ağır kokudan sonra. Ama söylenmedi. Annemin ona anlattığı her ne idiyse babama kokuyu unutturmuştu. Sonraki sekiz yıl boyunca kiracımızın odasından çıktığına hiç rastlamadım. Annemin o gün salonda konuştuğu doktor gelip gidiyordu arada. Arka odada kalan hastamızın tek ziyaretçisi oydu.

Odasındaki müzik hiç susmayınca annem meraklanmış. Kapıdan içeri kafasını uzatıp bir yatağın yanındaki şişeye bir de yüzünde tebessümle uyuyan kadına bakmış. Ne kadar seslendiyse de uyandıramamış. O zaman bir terslik olduğunu düşünüp doktoru aramış. Sonrası sessiz ve karanlık bir cenaze. ?Bir zamanlar başımı döndüren lodos, sıradan bir rüzgar olarak eserken…? diye başlayan bir not bulundu masasında.

Hantal pikabın platosuna Brandenburg Konçertoları’nı yerleştirip o masaya oturdum… sekiz yıl sonra… ve yazmaya başladım: Hasta bu odada yatıyordu… Sekiz sene bu odada yattı. Sekiz sene onun sesini buradan dinledik.

Ebru A. Kesen

22 Mart 2004

31/05/2009

"f*** it, Dude, let's go bowling"

.. Big Lebowski'yi ilk izleyişimi hatırlıyorum da herhalde üniversite sınavına ikinci kez hazırlandığım o ara dönemdi.. nereden bakılsa rahat on-onbir yıl olmuş.. on bir çarpı üçyüzatmışbeş gün... ama bunca zaman sonra bu filmin adını duyduğumda tek hatırladığım, belki walter'ın yahudiliği, yahudiliği ile ortada kalışı ve lanet olası set günü(!) ya da dude takma adlı arkadaşımız ve başına gelen manyaklıklar.. ve şu berbat planları ile kaçınılmaz şekilde çuvallamaları.. walter'a mı dude takma adlıya mı ait olduğunu şimdi hatırlayamadığım kirli çamaşırların olduğu çantanın gidişi.. tüm bunlar o kadar güldürüyordu ki beni, ne yönetmenin coen kardeşler olduğunun farkındaydım ne de kızıl saçlının julianne moore oluşunun.. steve buscemi bile zihnimde bariz bir iz bırakamamış sanki.. ama bir şey hariç.. ve bu da bowlingmiş meğer.. bunu, o çirkin bowling ayakkabılarını ayağıma geçirip, üzerinde 10 yazan lacivert topu savurduktan sonra, birkaç labut devirip sonuncu olmamak için dua ettiğim sırada farkettim galiba... bowling oynamak bir anda dude ve walterların yan masasında olduğum duygusunu verdi bana komik bir biçimde.. ve tüm o görmezden gelinemez kuralları hatırlattı sanki.. çizgiyi geçmemek ve bunun bir lig oyunu oluşu falan... topu savururken ne çok sert, ne çok yumuşak olmamak.. karşıya labutlara değil, önüne yola bakmak gerektiği.. ve "strike" denen şeyin hakikaten de oyunun kaderini değiştirebildiği... labutlar devrildiğinde yaşanan hazzın büyüklüğü ve bunun saçmalığı... ya da top yan taraftan kaçtığında "sıfır çekildiğinde" yaşanılan tarifi imkansız hezeyanı ve bunun haklılığını... evet bowling oynadık bugün, topu o kaygan parke zemin üzerinden savurduk ve neyseki sonuncu olmadım ben..

13/03/2009

sütlü çay . . .

hani face'de (facebook'a kısaca "face" demek.. sizi de öldürmüyor mu sahi bu!!??) bir grup var, adı "a cup of tea solves everything".. ne güzel, ne yerinde bir tespit, değil mi.. starbucks'a gitmekten, her gidişte regular misto ya da latte kahveleri tüketmekten yorgun düşen biz, çay içelim dedik bugün... ne de iyi ettik.. bu soğuk ve yağmurlu istanbul ayazında bir kap sütlü (yağsız olanından) earl grey çay gibisi yokmuş meğer..

26/01/2009

büyüdük büyü artık derlerken..

...ve şimdi zemberekten kurtulan bozuk bir akreple yelkovan
zamanla hepimizi güldüren komik bir oyunmuş şu zor yaşam
ve sonra kalabalık ruhumuz
sesler çok karışmış uğultumuz
sakızdan çıkan bir şiir olmuş yapışkan büyüklük umudumuz...

13/01/2009

paramparça

bedri rahmi eyüboğlu'nun "paramparça" şiirini bilir misiniz? ben bugün sahftan aldığım osmanlıca dersleri kitabından bu şiiri okumaya çalışıyorum da şimdi.. bakalım kontrol edin doğru mu

ağaç bütün..
meyve bütün..
ışık bütün..
benim dünyam paramparça.

bir büyük ayna kırılmış,
kırılıp yere dökülmüş,
kainat içine düşmüş.
düşmüş ama paramparça.

yaprak yaprak yapıştırdım,
diyar diyar dolaştırdım,
bir alevde tutuşturdum,
yandım ama paramparça.
Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin
Kafan gibi kaleminde işlemeyecek
Unutmak isteyeceksin her şeyi
Ama unutamayacaksın hiçbir şeyi
Kıvranacaksın.! --N.F.K.

kedinin biri susadığında...

08/11/2008

the voyage of discovery



not in seeking new landscapes but in having new eyes...



05/11/2008

near wild heaven

ne elimde bir sepet, ne de önümde sürdüğüm bir araba.. market rafları arasında bir hız yürüyordum. bakınmıyordum çünkü. biliyordum ne alacağımı: tost ekmeği, yumurta. bunları kucaklamış kasaya doğru ilerlerliyordum ki çocuğun teki çat diye düşürdü kırdı yeşil bira şişesini. belki de gazozdu. bilmiyorum. onu utandırmamak için dikkatli dikkatli de bakmadım. o sırada mahalle marketinde çalması pek beklenmeyen bir r.e.m. şarkısı çalmaya başlamıştı ve bu ilgimi daha çok çekiyordu..

23/10/2008

how much does a regular cat weigh?

I was in Cihangir this morning walking rigidly towards the bus stop after I collected the reprints of some old pictures.. that I realized this indifferent cat on the scale in front of a local super market! I checked and the cat was 5.2 kg

31/08/2008

Among other things

"..you'll find that you're not the first person who was ever confused and frightened and even sickened by human behavior. You're by no means alone on that score, you'll be excited and stimulated to know. Many, many men have been just as troubled morally and spiritually as you are right now. Happily, some of them kept records of their troubles. You'll learn from them - if you want to. Just as someday, if you have something to offer, someone will learn something from you. It's a beautiful reciprocal arrangement. And it isn't education. It's history. It's poetry." ~J.D. Salinger